Geldiğimiz noktada, cemaat mensupları yaşadıkları zulmü sadece AKP-Ergenekon iş birliğiyle yapıldığını kabul ederek devletin kutsallığına inanmaya devam ederek Osmanlı'dan kendilerine miras kalan "Son Karakol" inanışı ile Avrupa'da devletçi ama iktidara muhalif bir gurbetçi sosyolojisinin temellerini atıyorlar.
Sadece hükümet karşıtı olmakla yetinen Gülenistler; Ermeniler, Aleviler ve Kürtler hakkında salt Anadolu Türk köylüsü seviyesinde dar ve merkeziyetçi düşüncelerini korumak için özel bir çaba içindeler ve bu nedenle Mehmet Efe Çaman gibi cemaat mensubu aydınların ezber bozan cesur çıkışlarına sürekli olarak itiraz ediyorlar. Bu isimden rahatsız olan cemaatin tabanı ise; Ahmet Hakan'ın programındaki sözlerinden sonra katledilen Tahir Elçi'ye söz konusu yayın boyunca karşı çıkarak o dönem linç kültüründe önemli bir rol üstlenen günümüzün mağdur devletçi akademisyeni Sedat Laçiner'i dinleyerek kendilerine uygun bir aydın profilini takip ediyorlar.
Efe Çaman'a göre Gülenistlerin çoğunluğu halen Türk-İslam sentezine bağlı ve Türk ırkının Allah tarafından seçilmiş olduğunu düşünüyor. Yaşadıkları mağduriyeti gelip geçici kabul ederek "devlete zarar vermeden AKP ile mücadele etmek" düşüncesine sahip olduklarının altını çizen Çaman, "Devlete sadakat ve biat" kültürünün canlı olduğuna dikkat çekiyor.
Değişime açık ve yaşadığı mağduriyetten sonra devletin yüz yıldır ötekileştirdiği etnik ve dinsel grupları daha iyi anlama fırsatı bulan Gülenistlerin varlığı da yok sayılamaz elbette ve eleştirilerimizi hakkaniyet içinde yapmak için objektif olmamız gerekiyor bu hassasiyet bizi sosyolojik gerçeklere yakın kılar.
Bu hassasiyetten hareketle KHK'lı Diplomat Muhammed Sevim'iden bahsetmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde Gülenistlerin bir kısmıyla yaptığı röportajlarda ilginç verilere ulaştığını TR724 Sesli Köşeler YouTube Kanalında ( https://l24.im/NQ2S6to ) anlatan Eski Diplomat Sevim, cemaat mensuplarında bir değişimin başlangıcına isaret ediyor. Yapılan bu röportajlar dizisinde Akademisyen Sevim Hizmet Hareketi içinde bulunan bir Kürt ailenin duygu ve düşüncelerine de yer verir. Gülenist Kürt aile cemaatin Türkçü zihniyetinden rahatsız olduğunu ve Türkçe olimpiyatlarının bu denli abartılmasından rahatsızlık duyduklarını ifade etmiş. Söz konusu aile önceden cemaat içinde çok rahat biçimde Kürt olduklarını dile getiremediklerini belirtmesi aslında temel problemin esasını oluşturmaktadır. Ayrıca Muhammed Sevim Gülenistlerin, 15 Temmuzdan sonra Kürtleri daha iyi anladıklarını ifade ederek özelleştiri yaptıklarını, ahlak ve erdem kavramlarının sadece din ile eş değer olmadığını Avrupa'ya geldiklerinde fark ettiklerini dile getirdiklerini anlattı. Cemaat mensuplarının itiraflarının konu edindiği yüksek lisans tezi ilgiyle takip edildi. Ve değişimlere dikkat çekildi.
Fakat bu olumlu değişimler cemaatin genelinde yaşanmıyor ve maalesef bir azınlığın yaşadığı sosyolojik evrimleşmelerdir. Zaten Muhammed Sevim'in de belirtiği üzere bu araştırma sahası 33 mülakatlık çok dar ve genelden uzak bir çalışmaya dayanıyor. Cemaatin geneli söz konusu olunca elbetteki Mehmet Efe Çaman'ın yaptığı eleştiriler daha gerçekçi ve cemaat üzerinden yaptığı tespitler günlük yaşamda sıklıkla karşılaştığımız olaylardır.
Şöyleki 2022 yılında Brüksel'de bir cemaat evinde yapılan bir sohbette Gülenist ilahiyatçı yazar Ahmet Ersöz "Kürtçe diye bir dil yoktur" diyerek Efe Çaman'ın haklılığını gözler önüne seriyor. Söz konusu ilahiyatçı Halkların Demokratik Partisi için " Dinsiz bir partidir, ıslah olmaları mümkün değildir, bakmayın Hüda Kaya ve Ömer Faruk Gergeelioğlu gibilerin o partide olduğuna. " ifadeleriyle Çaman'ın cemaat uzerindeki sosyolojik okumalarının gerçeklik boyutunu gösteriyor.
Yine Brüksel merkezli bir cemaat evinde barınan ve gidecek bir yeri olmayan bir öğretmen, sohbet sırasında 15 sene boyunca Irak Kürdistan Bölgesi'ndeki bir Türk Okulu'nda görev yaptığını ve Kürtleri orada tanıdığını kendi gibi iltica eden Gülenist arkadaşlarına aktarır. Konuşması sırasında Kürtlerin siyasi hakkını savunan Ankara'nın Yörük bir ailesine mensup Mehmet Gökmen isimli öğretmen Kürdistan ismini andığı için ve Kürtleri savunduğu için aynı evde kalan askeri okul öğrenciliğinden atılan ve babası KHK'lı bir asker olup halen hapishanede olan 'Kıvanç" isimli bir Gülenist tarafından Avrupa'nın başkenti Brüksel'de darp girişimine maruz kalır. Söz konusu eski askeri öğrenci Kürtlere dair ötekileştirici ve aşağılayıcı ifadeler kullandıktan sonra cemaat evinden sorumlu kişiyi arayıp " Bu adam PKK'lı " şeklinde sikayet eder ve sokağa atılmasını talep eder... [ Yaptığım görüşmeler neticesinde; Kıvanç şuan Hollanda'da cemaat evlerinde kalmaya devam ediyor; Belçika yönetimi, Kıvanç Hollanda'ya gitti diyerek olaya müdahil olmadı, Hollanda'nın cemaat yönetimi de " olay bizim yönetimimizde olmadı " diyerek meseleyi geçiştirdi ]
Kısaca sabah akşam bize soykırım uygulandı, " FETÖ" demek nefret suçudur başlığı altında mağduriyetleri için etkinlik düzenleyen Gülenistler devletin ve ailelerinin onlara öğrettiği Kürt alerjilerinden vazgeçemiyorlar. 2015'den itibaren yaşadıklarını soykırım olarak niteleyen cemaat mensupları Kürtlerin 100 senedir yaşadıklarını soykırım olarak değil terör ekseninde silahlı mücadele eşliğinde çözülmesi gereken bir sorun ve bir takım hakların bağışlaması gerek mantığı ile ele alıyorlar. Sözüm ona bu hakları bağışlarken de; Türk kimliğinin üstünlüğünü ( Necip Millet Paradigması ) kabul ve adeta Allah ayeti ile sabit inanç ile devletin bölünmezliği ilkesini dayatan bir zihniyete itaat şartı dayatılmaktadır. Bu dayatma direkt olarak dile getirilmese de konuşma aralarında kendini belli etmektedir.
Bu zihniyetle beraber devletin zulmünden kaçarak Avrupa'ya sığınan Gülenistler herşeye rağmen devletçilik yaparak iktidara muhalif ama devkete biat eden gurbetçi siyasi kimliğini oluşturmaya başladılar ama farkında değiller.
Gülen Cemaati içindeki Kürtler, devam eden bu köhne düşüncelerden rahatsız olurken akıllara bu paradigmaya ilk baş kaldıran Kürt Âlim Şükrü Aslan geliyor. Kendisi İslama ve insanlığa daha fazla faydalı olmak amacıyla Hizmet Hareketi'ne girmeye karar verir. Bu karar üzerine görüştüğü Fethullah Gülen çok sevinir ve , " Uzun zamandır o coğrafyadan bir âlimin bu hizmete katılması için dua ettim. Allah seni gönderdi. Çok mutluyum elhamdülillah " benzerinde cümleler ile iltifat ettiği biridir Şükrü Aslan.
Kürdistan Âlimi Şükrü Aslan'ın en kompleks dini meselelere dair çözüm önerileri ve çağdaş içtihadi yaklaşımlarını fark eden Gülen, Aslan'ı üst düzey istişare heyetine dahil eder. Fakat cemaatin Türkçü paradigmasını içine girdikten sonra fark eden Şükrü Aslan Gülen'e Kürt meselesinde yaptığı itirazlara dair mektubu vererek, Pakistan ve Sudan sorumlusu gibi üst düzey bir görevdeyken Hizmet Hareketi'nden yollarını ayırır. 1990 yıllarında Gülen'in ve cemaatin Kürtlere dair düşüncelerinden rahatsız olan Aslan, bir dönem Alparslan Türkeş’in etkisi ile cemaate girenlerle adeta birer ülkü ocağı haline gelen ışık evlerinde Kürt öğrencilere karşı yapılan ırkçı yaklaşımların devam etmesi üzerine Hizmet Hareketi'nden kesin olarak bağlarını koparır.
![]() |
| Fotoğrafı netleştirmek için üzerine tıklayın |
Fethullah Gülen'in Kürtler konusunda zamanla değişen ve Türkiye'de ilk özel Kürtçe televizyon olan Dünya TV açtırmaya kadar giden serüveni ayrıca başlı başına incelenmesi gereken bir geniş bir konudur.
Evet Gülen zamanla değişti veya görüştüğüm kimi cemaat üyelerinin iddia ettiği üzere 'zamanın ruhuna göre hareket etti.' Bu yaklaşımı savunanlar" Hocaefendi her zaman aynıydı fakat şartların olgunlaşmasını bekledi çünkü en yakın öğrencileri bile bu gerçekleri kabul edecek potansiyele sahip değildi hepsi Türkçüydü" şeklinde argümanları dillendiriyor olsalar da Fethullah Gülen'in Turancılık-Türkçülük konusunda kimi yerlerde özeleştiri yaptığı da elimizde güçlü bir veridir. Erzurum gibi bir coğrafyada yetişmesinin kendi paradigmasında güçlü bir Türkçü etki bıraktığı da kendi ifadesiyle sabittir ki Pirî Mugan olarak adlandırdığı Said Nursî'nin yanına gitmeme sebebinin ise o dönemki Turancı-Türkçü düşünceleri mani olmuştur. "Said Nursi gibi bir dehayı neden Türklerden çıkarmadı" şeklinde bir düşünceye sahip olduğu da bilinmektedir. Buna ek olarak yakın çevresinin ve istişare heyetinde bulunan bir takım isimler de sert Türkçü damarın olduğu da gerçektir.
![]() |
| Fotoğrafı netleştirmek için üzerine tıklayın |
Netice itibariyle bu tartışma konusu şahıs merkezlidir, Gülen'in sohbet ve kitaplarının özel incelenmesi ile ortaya bir değerlendirme cetveli konulabilir fakat sonuç itibariyle "Kürtçe diye bir dil yoktur" ile başlayan cemaat yayınları seçmeli Kürtçe dersi de olsun ile devam etti ve son aşama da anadilde eğitim esastır ve Kürtçe dil şenlikleri de yapılmalı ya kadar gelindi. Gülen'in Kürtçeye ve Kürtlere yönelik değişimi halk bazında da karşılık bulmuş, bu olumlu adımların atılması cemaat içinde azımsanmayacak kadar çok olan Kürt Gülenistleri de memnun etmiştir.
2014 yıllarında cemaate ait NT mağazalarında Gülen'in kimi kitaplarının Kürtçeye tercüme edilmiş halde satılması da bir tabunun yıkıldığına dair önemli bir işarettir.
Ayrıca Gülen'e ait Herkül isimli sitede Kürtçe'nin Soranî lehçesinde de yayın yapılması da elimizde bir başka değişime dair güçlü bir veridir.
Şükrü Aslan aşağıda okuyacağınız mektubu bizzat Fethullah Gülen'e kendisi takdim eder ve şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmaz.
15 Haziran 2014 tarihinde Akit Gazetesi bağlamından koparılmış ve ekleme çıkarma yaparak yayımladığı mektup Şükrü Aslan'ın Hizmet Hareketi'nin o dönemdeki istişare heyetine verdiği cemaatin işleyişine dair eleştiri mektubudur ve Aslan bu konuda açıklama yapmıştır. ( https://l24.im/4WALfv9 ) Aşağıda bulunan mektubu ilk olarak burada yayınlanmaktadır. Ve bu mektubun özünde Kürtlük meselesi ve cemaatin Türkçü felsefesine dair eleştiriler bulunmaktadır. Şükrü Aslan'ın benimle paylaştığı ve yayınlama konusunda " tasarruf hakkı sana aittir "dediği mektubu yine Aslan'ın olay örgüsüne dair ekleme metni ile orjinal haliyle sizlere sunuyorum:
“Fethullah Gülen Hocama”
Neden MARUZAT Mektubu?
Aşağıda göreceğiniz MARUZAT isimli mektubunu Fethullah Gülen hocaya aylık bir istişare toplantısına gittiğimde vermiştim. Gülen, ikindi namazından sonra çay içilirken çok şen şakrak idi ve gülümsüyordu. Çaydan sonra odasına giderken arkasından gittim ve “hocam size bir mektup verecektim” dedim ve yazıyı verdim.
Üzerinden 20 dakika geçmeden geri geldi ve oturduğu yerde 40 kadar arkadaşa bir göz gezdirdikten sonra “Şimdi burada birisi beni bir şeyle itham ediyor. Eğer öyle ise, Allah burada canımı alsın; yoksa ona beddua edeyim mi” dedi ve kalktı gitti.
O gidince bütün arkadaşlar birden “ya, hoca efendiye ne oldu böyle! Bir az önce neşeliydi, hiçbir şey yoktu” dediler. Bunun üzerine ben de “Ben bir az önce bir mektubumu verdim, belki ondandır” dedim. Hepsi bir ağızdan “ne mektubu!” dediler. Bunun üzerine Nurettin Veren “Ya arkadaşlar ne oluyor ya, bir durun da Şükrü hoca anlatsın” dedi. Bunun üzerine “Cemaatin Milliyetçilik/Irkçılık ile olan ilişkisini anlatan bir mektup” dedim.
Bu defa da iki arkadaş bana “Hocam, bence gidin ve hoca efendden özür dileyin ve bu mektup hiç yokmuş gibi, bu iş bitsin” dediler. Ben de dedim ki “Eğer burada bulunan 40 civarındaki arkadaşlar bu konuda kendilerinde Karar verme Yetkisini buluyorlarsa ben hemen burada çantamı alıp cemaatten ayrılıyorum” dedim. Bu defa “Hayır hayır, yok hocam. Onu demek istemedik” dediler. Ben de “o zaman bırakın hoca efendi Karar versin” dedim.
Bir ay sonraki toplantıya gelince yine toplantıdan sonra kendisiyle görüşmek istediğimi söyledim. Bana buyurun hocam dedi. Gidip karşılıklı oturunca bana “Hocam, eğer o mektup ile alakalı ise hiç açmayalım” dedi. Ben de “Evet hocam, o mektup içindir” dedim ve “O zaman ben cemaatten ayrılıyorum” dedim. Bu defa birden ciddileşti ve “Yok hocam, ayrılma gibi bir şey değil. Bu mektupta yazdığın her şeyin altına imzamı atarım; ama devlet, MİT, Ordu gibi bizi yok edecek bu diktatörlerden korktuğum için öyle konuşuyorum” dedi. Ben de “Hocam en az iki kişi huzurunda ‘bu yazımının her notasına imzamı atarım” demeden ben bir vazifeye gitmeyeceğim” dedim. Sora ayrıldık. Ben o zaman Trakya sorumlusuydum ve Pakistan’a tayinim çıkmıştı, ama gitmedim, bu mektubun sonucunu bekledim.
Bir sonraki toplantıdan sonra bana 5 kişi geldi ve “Hoca efendi dedi ki siz benim elçilerimsiniz. Şükrü Hocama ‘Mektubundaki bütün dediklerinin altına imzamı atarım, ama kendisine de dediğim gibi korkudan bu milliyetçilik sözlerini ifade ediyorum dedi” dediler.
İşte bundan sonra hemen Pakistan’a hazırlığımı yaptım ve 10 gün sora gittim. Fakat buna rağmen bu mektubumu birkaç arkadaşa da verdim. Bunlardan birisi de Nurettin Veren idi.
İşte Mektup: MARUZAT
MUHTEREM HOCAM! Bu kardeşiniz Risaleleri tanıdıktan sonra bazı ağabeylerin de delaletiyle Nur Camiası içinde hizmet etmeye karar verdim ve 7 sene kadar çeşitli yerlerde bu hizmeti - Allah kabul eylesin- sürdürdüm.
Bu arada cemaatin ciddi ve uzun görüşme ve çalışmalarıyla bir gazetenin çıkarılmasına karar verilmişti. Gazete, "Yeni Asya" adıyla çıkmaya başladı. Bir bayram havası içinde bu gazeteyi hem okuduk, hem de gece-gündüz tirajı için gayret sarf ettik. Gün geçtikçe bu gazete Risalelerin de tab'ını ele aldı ve baskı itibariyle güzel örnekler verdi.
Ancak, bu gazete başta çıkarken açıktan hiçbir partiyi tutmama ve particilik yapmama kararı ve azmi ile çıktı ve 3-4 sene bu saf Nur çizgisinde hizmetini sürdürdü.
Fakat daha sonra iki mühim noktada rotayı değiştirdi ve bildiğiniz çeşitli tefrika ve fitnelere sebep oldu.
Bunlardan birisi; Siyasetsiz bir çizgiyi, tabiri-i diğerle üstadımızın siyasi anlayışını istikametinden saptırarak bir siyasi partinin propaganda aracı haline gelmesiydi.
Diğeri ise; ele aldıkları ve başarıyla basımını sürdürdükleri Risalelerden, tahrif diyebileceğimiz pek çok "Kürtçe, Kürdistan, Said-i Kürdi" gibi kelime ve tabirleri çıkarmaları idi.
Bu durumun farkına vardıktan sonra bir hoca arkadaşımla birlikte her iki mesele hakkında yer yer konuştuk. Biz saf ve ikiyüzlülük diyebileceğimiz türden bugünkü ilm-i siyaset bilmediğimiz için çok kısa bir zamanda aforoz edilecek hale geldik.
Bu mevzu ağabeyler tarafından duyulmuş olacak ki bizi İstanbul'a celp edip, istin¬taka tabi tuttular.
Biz de:
1) Yeni Asya Gazetesi'nin belli bir partiyi açıktan desteklemesi ve müdafaa etmesi¬nin, Risale-i Nur'un ruhuna ters düştüğünü ve üstadın bazı ifadelerini yanlış yorumla¬mak olacağını söyledik. Ve gazete bu çizgisini böyle sürdürürse aleyhinde olacağımızı ifade ettik. Başta Sungur Ağabey ve Mehmet Kutlular bu mevzuyu o kadar hafife aldılar ki, böyle bir şeyi söylemeyi hizmete ihanet addedip hiç üzerinde bile durmadılar.
2) Risalelerdeki "Kürtçe, Kürdistan, Said-i Kürdi" gibi birçok kelime ve tabirler ya Risalelerden çıkarılmış, ya da Türkleştirilmiş. Mesela Kürtçe yerine "başka bir dil", Kürdistan yerine ya “vilayat-ı Şarkiye”, ya da “Doğu ve Güneydoğu” gibi kelime ve tabirlele değiştirmişler. Hâlbuki bu kelimelerin Osmanlıca ve ilk Türkçe baskılarında böyle olmadığını, onun için bu değişikliğin kabul edilemeyeceğini, Risalelerin orijinal olarak basılmasının zaruretini dile getirdik.
Onlar da bu kelimelerin niçin değiştirildiğinin sebeplerini izah etmeye çalıştılar. Ancak esas sebebin başka olduğunu ortaya çıkaran Necmettin Şahiner oldu. Necmeddin Bey ısrarla Bediüzzaman’ın Kürt olmadığını, bilakis Türk olduğunu iddia etti. İşte bundan anlaşılıyor ki; Risalelerdeki tahrif de ileride üstadın Türklüğüne zemin hazırlamak için bir operasyon imiş.
Ben de Şahiner’in bu iddiasına karşı üstadımızın; eserlerinin belki yüz yerinde Kürt olduğunun ifadesi olarak hep imzasını Seidé Kürdî diye attığını söyledim ve dolayısıyla böyle bir şeyi iddia etme¬niz sizi şöyle bir tercihle karşı karşıya getirir dedim ve dönerek bu Türk-Kürt çelişkisini Mustafa Sungur Ağabeye şöyle dile getirdim:
Ağabey, bu durumda ya Şahiner'in iddiası doğrudur, yani aslında Üstat Türk'tür, ama Kürt olduğunu söylemekle yalan söylüyor; ya da üstat doğru söylüyor, yani Üstat Kürt’tür -ki öyledir- o zaman da Şahiner yalan söylüyor.
Bu sorum üzerine Sungur ağabey hiddetlenerek sağ kolunu kaldırabildiği kadar kaldırdı ve "şimdi bir tane vuracağım ha" dedi. Ben de vur abi, ama cevap da ver dedim.
Bu konuşmalardan sonra istintak (soruşturma) bitti. Yeni Asya'nın politikası mevzuunda bir gelişme olmazken, Mehmet Kutlular abi, “Risalelerdeki kelimelerin bundan sonraki baskılarda düzeltilebileceğini” söyledi.
Ancak aleyhimizde bir propaganda başlamıştı ve ondan sonra da devam etti. M. Kırkıncı Hoca'nın marifetiyle bütün Kürdistan medreselerine canlı posta gönderilerek aleyhimizde şu sloganı kullandılar: "Şükrü Hoca ile arkadaşı Zahit hoca Selametçi -Kürtçü oldu¬lar. Bundan sonra dershanelere almayın, onlar ağabeyler tarafından aforoz edildiler”.
Bu sloganın gerekçesi de şu idi:
1) Mademki bunlar Yeni Asya'nın siyasi tutumunu beğenmiyorlar. Öyle ise Selametçidirler, yani Milli Selamet Partisi.
2) Mademki, bunlar Bediüzzaman'ın Kürt olduğunu kabul ediyorlar ve Risaleler¬deki "Kürtçe, Kürdistan, Kürt" gibi kelimelerin değiştirilmesine razı olmuyorlar, öyle ise onlar Kürtçüdürler.
İslam kardeşliğine sığmayan, din adına çok hazin ve hazin olduğu kadar da sapık olan bu düşünce sistemi, yüzde yüz İslamî bir hizmete hayatını vakfetmiş iddiasında olan bu insanlar için hakikaten büyük bir hüsrandı.
1974 senesi sonu gibi -galiba Temmuz ayında- cereyan eden bu hadiseden sonra arkadaşım, Malazgirt'teki medresesine çekilerek Risaleleri Arapçaya ve Kürtçeye tercüme etmeye başladı. Ben de nasıl hizmet edebilirim diye bir arayış içine girdim. Bazen Urfa'da, bazen de kendi ilçemde bildiğim gibi hizmete devam ettim.
Bu arayış içinde iken Allah sizinle tanıştırdı. Her yönüyle aklıma yatan ve bildiğim kadarıyla İslamî ölçülere uygun bir hizmet stilini, idealimdeki bir hizmet şeklini sizde gördüm. Her ne kadar ısrarla, sizin bu hizmetiniz gibi bir hizmeti ben de Urfa'da yapmak niyetinde olduğumu, çünkü Urfa'nın buradan daha çok böyle bir hizmete ihtiyacı olduğunu söyledi isem de siz ısrarla benim kendi başıma Urfa'da böyle bir hizmeti yürütmemin zor olacağını, hatta bazı ağabeylerin orada rahatsız edebileceklerini söylediniz.
Aslında ben bu mevzuyu sizinle istişare etmeye gelmişken, siz "Gelin burada beraber hizmet edelim. Ben İzmir'e geldiğimden beri hep Rabbime şöyle dua ederdim: Allah'ım! Hem Risaleleri iyi bilen, hem de şark medreseleri usulü Arapça bilen bir hocayı bana gönder diyordum. İnşaallah sen benim o duamsın, gel beraber hizmet edelim" dediniz.
Ben de bunun üzerine: "Urfa'ya gidip arkadaşlarla istişare edeyim; eğer uygun görürlerse inşaallah gelirim" dedim. Ve bir ay sonra da Mart 1976 da İzmir'e geldim. Sizinle beraber kaldıkça da böyle bir zatla tanıştığım için Rabbime hamd ettim. Ve zannediyorum o gün bu gün de sizinle ahenk içinde, hiçbir hizmetten kaçınmadan bu güne kadar geldim.
Aslında prensip olarak ben hayatım boyunca hep açık ve net olarak yaşamak iste¬dim ve yaşamaya da çalıştım. Dolayısıyla Ümmetçilik anlayışınızı beğenerek sizinle beraber oldum.
Ancak 1978–79 öğretim yılında kuzenim Müslüm Aslan, o gün (galiba) lise üçüncü sınıfta idi. Bir gün, kaldığı evde üstadın soyundan bahis açılınca o da "Üstadımız Kürt’tür" demiş.
Bunun üzerine o günkü imamı olan kardeşimiz onu azarlamış ve bir daha üstadın Kürt olduğunu söylerse dershaneden atacağını ifade etmiş. O da meseleyi bana getirdi. Ben de meseleyi olduğu gibi size arz ettim: "Eğer bu cemaatte de böyle bir anlayış varsa beni mazur görün, ben Urfa'ya gidiyorum" dedim.
Siz de bana bu hareketin o arkadaşımızın cehaletinden kaynaklandığını, hem münferit bir hadise olduğunu, kesinlikle bu cemaatte böyle bir şeyin olamayacağını söylediniz. Ve bana teminat verdiniz. Ben de ikna oldum.
Ancak üzerinden bir sene geçmeden bu defa Mahmut adında bir talebe, başka bir dershanede bir arkadaşıyla Kürtçe konuştuğu için imamı tarafından azarlanmış ve "Kürtçülük yapmayın" demiş. Bunun üzerine Mahmut da, "siz devamlı Türkçe konuşuyorsunuz, bu Türkçülük sayılmıyorsa neden bizim Kürtçe konuşmamız Kürtçülük olsun" demiş. Ve hiç kimseye haber vermeden dershaneden ayrılmış gitmiş. Bunun gibi şimdi doktor olan kardeşim Abdullah da defalarca bu durumdan şikâyet etti.
Bunun üzerine ben de kati olarak kararımı verdim ve ayrılmak istediğimi size arz ettim. Arkadaşlar ve talebelerle de vedalaştım ve kesin olarak gidecektim.
Fakat siz; Latif Erdoğan ile diğer bazı arkadaşları gitmemem için bana gönderdiniz. Ama ben kararımı vermiştim, gidecektim. Bu arada sizinle beraber bir arabaya binip bir yere gidiyorduk. Siz meseleyi açtınız ve hislenerek hem kendiniz ağladınız, hem de beni ağlattınız.
İşte o zaman ben daha çok kanaat getirdim ki, bu hadiseler sizin dışınızda cereyan ediyor ve istediğiniz zaman bu gibi hadiselere mani olabilirsiniz. Ben de gitmekten vazgeçtim ve o günden bu yana Müslüm'ün o hadisesi gibi belki 30–40 hadiseyi bildiğim ve duyduğum halde hiç ehemmiyet vermedim ve size intikal ettirmedim.
Ancak Zaman Gazetesi bize geçtikten sonra gerek gazetenin genel politikası, bazı yazarlar ve yazıları, gerek sizin bazı ifadeleriniz bende, yeniden bu meselenin sizce stratejisinin değişmiş olduğu kanaatini hâsıl etti.
Onun için müsaadenizle bu konuda birkaç meseleyi arz etmek istiyorum:
1) Zaman Gazetesi “Kürt milleti diye bir milletin yoktur” diye bir yazı dizisini yayınladı ve siz de dahil, bu mevzuda hiçbir Türk kardeşimiz bunun ırkçılık olacağını, dolayısıyla bizim gazetede yayınlanmaması gerektiğini söylemedi.
Hâlbuki Kürt bilinen ve şu anda Kürtçe konuşan bir millet var. Bu millet konuşurken kullandığı kelimelerin % 80'i özbeöz Kürtçedir ( Ziyaeddin Paşa, Elhediyyet'ül Hamidiyye, Fillügatil-Kürtiyye, 1987 Beyrut.)
Durum bu merkezde iken ve Osmanlı döneminde bile Kürtler ayrı bir millet olarak çeşitli hükûmetler olarak yaşıyorken, daha sonra -bilindiği gibi- ancak Yavuz Sultan Selim zamanında İslâm Devleti olarak Türklerle ittifak yapmışken ve Osmanlı buraları Kürdistan adiyle birkaç eyalet (federasyon) statüsünde kabul ederken; hala böyle bir milletin olmadığını iddia etmek; tarihe en büyük saygısızlık ve üstadımızın tabiriyle "başka milletleri yutmakla beslenen menfi milliyetçilikten”, yani İslam'ın lanetlediği ırkçılıktan başka bir şey değildir.
Eğer Kürt milletinin varlığını kabul ediyorsanız o zaman bu milletin de diğer milletler gibi kendi diliyle konuşmaya, kendi diliyle eğitim-öğretim yapmaya ve diğer İslam milletleri gibi bir millet olmaya Şer'an hakları yok mu? Ve bunu istemek hiçbir za¬man ırkçılık sayılır mı?
Yani; Osmanlının son zamanlarında Hilafet kaldırıldıktan sonra Türkler ve diğer milletler birer devlet olurken nasıl ırkçılık değil idiyse Kürtlerin de Âlem-i İslâm birliği içinde bir devlet olması aynı şekilde ırkçılık olmamalı ve olamaz da. İslam dininin Müslümanlar için yasakladığı ırkçılık; bir kimsenin kendi soyunu üstün tutması, atalarıyla övünmesi, zulmüne razı olması ve başka milletleri tanımaması, onları asimile ederek yutmasıdır.
Kanaatimce Kürt milletinin dinî selametini isteyenler, her şeyden önce onların mad¬dî, içtimaî ve insanî hukukuna saygılı olmalıdırlar. Çünkü bu aşamadan sonra artık Kürt milleti % 100 dindar hale gelse bile, bu defa o dindar kimseler, şimdiki menfiler/solcular gibi aynı hak-hukuku talep edecekler. Çünkü herkesin dilini konuşması ve diliyle eğitim yapması, kendini idare etmesi; İslâm dininin verdiği bir haktır ve bu hakka taraftar olmak ise İslamî bir ve¬cibedir.
Öyle ise Kürtleri yalnız dindar yapmak ve diğer haklarını vermemek, diğer bir tabirle Kürtleri din yoluyla asimile ederek bu "etnik ve ayrılıkçı!" denilen hareketi durdurmayı mümkün görmek, bence insan fıtratını inkâr olur. Zaten bir milleti asimile et¬meye çalışmak, İslam dinine göre de caiz değildir.
O halde sizin "oralara, 3–5 sene kadar zemin müsait olursa, hizmetimizle bu işi hallederiz" veya "Kürtlerden çok sayıda talebe getirelim ve onlara dini duygu¬ları aşılayalım ki Kürtçülükten, yani haklarını aramaktan vazgeçsinler" diye planlar yapmanız; bence süregelen resmi ideolojiyi ayrı bir şekilde hortlatmak ve insan sosyolojisini görmezlikten gelmekle beraber meselenin çözümünden de uzaklaşmak olur.
Aslında Kürtlere hizmet vermek; Amerikalılara, Almanlara ve Türk olmayan diğer milletlere hizmeti götürmek gibi olmalı. Yanı; "her millete hizmet götürelim, sonra da onlar kendi dilleriyle kendi milletlerine hizmet etsinler" dediğimiz gibi; Kürtler için de ancak aynı metot geçerli olabilir. Evet, bundan başka bir metotla Kürtlere hizmet götürmeye çalışmak hem mümkün gözükmüyor, hem de hizmet tutmayacağı gibi daha çok seneler bizi yeni yeni denemelerle meşgul eder.
Kürt milleti ne kadar erken bir federasyon veya birlik olursa o kadar erken ve hızlı bir şekilde dine de uyanır. Çünkü şu anda inançlısı da inançsızı da zayi olmuş bir hakkın geri alınması için içice ve omuz omuza mücadele veriyorlar.
Resmi ideoloji, haklarını arayan her Kürt’e "ayrılıkçı, terörist, Marksist- Leninist" dese bile, ben bir Kürt olarak ve Kürdistan'ı bilen bir dindar olarak kesinlikle bu iddia¬nın yanlış olduğunu size ifade ediyorum. Esasen devlet; Kürtlere hürriyet, hak ve hukuk isteyen herkesi mahkûm etmek için böyle bir çareye başvuruyor. Yoksa mezkûr manada böyle olanlar, Kürt milleti için bu hakkı arayanlar içinde ancak % 5'tir. Gerisi en azından inançlıdır. Bu başkaldırmanın en büyük müsebbibi de Türklerin % 90'ı, Kürt ulema ve meşayihinin de farkına varmadan resmi ideolojiye yardım eden belli bir kısmıdır.
Çünkü hem Ülkücüler/Irkçılar, hem de devletlûlar bir felsefe geliştirdiler: "Kürdüm, hakkımı istiyorum, ben de dilimi konuşmalıyım" diyen herkese "Kürtçü, Marksist, Leninist" dediler. Kürtlerin hak iste¬meleri, laik devletin işine gelmediği için devlet "ayrılıkçı-terörist" sloganını devam ettirdi. Ve maalesef saf Kürt hocaların da bir kısmı ve bilhassa Kürdistan’daki Nurcular da Kürtlerin bu hak arayışını ırkçılık kabul ettiler.
Hakkını arayan bazı Kürtler de haklı olarak "Bize insan olma hakkını tanımayan bir ‘dine’ ihtiyacımız yok" dedi ve dağlara çıktı.
Bu tespit; hem benim, hem de şuurlu ve aydın, kültürlü pek çok Kürt hocalarının ve ay¬dınlarının da kanaatidir. Hatta Mesut Barzani dahi –Erbakan hoca gibi- Türkiye’deki bütün siyasi liderlerimizden daha dindardır. Ancak sizin ona "Barzani eşkıyası" tabirini kullanmanızı pek çok Müslüman Kürtler gibi ben de şahsen yadırgadım. Çünkü İslamî hizmetimizin selameti namına Türkeş için aynı tabiri gazetelerde yazı diliyle ifade ettiğinize hiç şahit olma¬dım. Halbuki Türkeş’in dinle, diyanetle hiç alakası yoktu.
Evet, Kürt milletine dini hizmetleri götürmek için mikro planda bizler yumuşak olmalıyız. Şu anda Kürdistan'da yapılan hizmet, yumuşak ve gerçekçi bir yaklaşımla bir¬den parlayabilir. Hizmet adına görüştüğümüz, tanıştığımız Kürtlere "Kürtler için Kürtçe TV yayınını istemek, yol, su, elektrik, fabrika vs. istemek, Kürtçe dâhil her faaliyeti kendi dilinizle yapmak veya bunu istemek dinsizlik olmadığı gibi, dinimi¬zin esasen tarih boyunca bütün İslam devletlerinde her millete tanıdığı bir haktır" desek öyle inanıyorum ki, bu insanlardan hiçbiri bu haklarını elde etmek için dağa çıkmayacaktır.
Yok, eğer böyle düşünen insanlara "Kürtler için hak istiyorsanız terörist ve dinsizsin" desek, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da çok kimse: "bana insani ve milli haklarımı tanımayan bir dine benim de ihtiyacım yok" diyecek ve hem bize, hem de İslam dinine karşı cephe alacak ve bu hakkı elde etmek için başka yerlerle ve kimselerle işbirliği yapacak.
Bu tespitin en canlı misali; Türkçülerden harıl harıl bize katılmalara karşılık, bir tek Kürtçünün bize gelmemesidir.
Onun için bütün dünya, Kürtlere bir hak vermeyin dese bile bence Türkiye hükümeti ve devleti dünyayı dinlemeyip haklarını vermesi hususunda acil çözümler getirmesi lazım. Aslın¬da şimdiye kadar Batılılar bir hak verdirmemekle Kürt ve Türk kardeşleri çarpıştırdı¬lar. Şimdi ise bu "hakkı verme" adı altında bu iki kardeşi çarpıştırıyorlar. Bence bu oyunu devlet ve cemaat olarak biz bozmalıyız.
Evet, tarih boyunca Kürtlerin en azından otuz defa kadar başkaldırmaları ve bu yüz¬den de binlercesinin öldürülmesi, yüz binlercesinin de mecburi iskâna zorlanması; hep bu "Hürriyet Hakkının” gasp edilmesinden kaynaklandığına göre, bundan böyle diğer İs¬lam devletleriyle olan ilişkilerimiz gibi, Kürtlere de "özgürlük hakkını" tanıyıp, onlarla huzur içinde geçinmek, o çarpışmayı durdurmak için tek çaredir.
Kısa çözümler yerine "Alem-i İslâm Birliği" gibi Kürtlerin de dahil olacağı uzun vadeli, ama köklü bir çözüm araştırmak, bence hem Türklerin huzur ve sükunu, hem Kürtlerin batılılar tarafından istismar edilmemeleri, hem de Alem-i İslâm birliği için çok daha isabetli olur.
2) Geçen sene size "Kürtlere bir eyalet veya federasyon gibi bir hakkın verilmesi adı altında bütün dünya bu meseleyi istismar etmeye çalışıyor. Acaba biz bu istismar yollarını kapatmak için Kürtlere böyle bir hak tanısak daha iyi olmaz mı? Hem o za¬man istismar etmek isteyenler de bir bahane bulamazlar hem de Kürtler, “Türk kardeşle¬rimiz hakkımızı verdiler" diye o kardeşlik bağını devam ettirirler.
Eğer bu aşamada Birleşmiş Milletler ve ABD gibi kuruluşlar ve devletler Türkiye'yi böyle bir hak¬kı vermeye zorlar ve o hak onların eliyle verilirse; bu defa Kürtler çok uzun zaman Türkler yerine onlara minnettar kalırlar. O zaman da gerçekten istismar edilmiş olurlar" diye düşünüyorum; siz bu konuda ne dersiniz dediğim zaman; siz bana "Bu kadar parçalanma¬lardan sonra Kürtlere de bağımsızlık gibi bir hakkın verilmesine gönlüm razı değil" dediniz.
Hâlbuki gönlünüz İslam adına razı olmuyorsa o zaman bu arzunuz bütün Âlem-i İslam için geçerli olmalı. Yani; bugünkü İslam devletlerinin bütün sınırlarını aradan kaldırmak ve hepsini Türklerin hâkimiyeti altında toplamak, bütün bu milletlerin dillerini yasaklamak ve hepsini Türkçe dili ile eğitim ve öğretim yapmaya zorlamak gibi bir arzu oluyor bu. Böyle bir arzu ise zannediyorum bundan sonra hiç mümkün olmaz. Mümkün olsaydı yukarıdaki durumdan daha serbest ve eyalet sisteminde uzun zaman muvaffak olan Osmanlı yıkılmazdı.
Aslında bundan sonra Âlem-i İslam'ın ittihadı adına mümkün olan tek şey, üstadımı¬zın tabiriyle "Cemahir-i Mmüttefika-i İslamiye" (Birleşmiş İslam Milletleri) şeklinde olabilir. Yoksa iki yüz yıldan beri ayaklanmaların ardı arkası kesilmediği gibi; bundan sonra da aynı şeyler tekerrür eder durur.
3) Üstat için "Küçük Dünyam" adındaki kitabınızda “bir Bediüzzaman’ın günümüzde dahi ulaşıl¬ması zor yerlerden zuhuru, yani o şecerenin (Ehl-i Beyt. Ş. A) membaından kalkıp oralara yerleşmesi " tabirini kullandınız ve bununla üstadın seyyitliğini gündeme getirdiniz.
Hâlbuki üstadın mehdiliği mevzuu bahis olduğu yerde üstat: "Ben seyyid değilim, mehdi Seyyid olacak ( Afyon Mahkemesi Müdafaası, Osmanlıca, s: 78)
". Diğer bir eserinde; "Ben kendimi seyyid bilmiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki Ahir Zamanın o büyük şahsı, Al-i beyitten olacak” diye kanaat beyan ediyor. Muhakematta ise (s. 38) üstat hazretleri; "Nasıl ki seyid olmayan, seyyidim ve seyyid olan değilim dese, duhul ve huruç haram olduğu gibi" demek suretiyle de seyyid olduğu halde "değilim" demesinin bir haram olacağını beyan buyuruyor.
Nitekim üstat; bu "duhul-huruc" düsturunun hükmünü, Allah Rasülünün kendi soyu hakkında rivayet edilen hadislerden istinbat ettiğini görüyoruz:
Yahya bin Cabir diyor ki; (ibn Sad, Tabakat 1/22) Füheyre oğulları Resulullah'ın yanına gelerek "sen bizdensin dediler. Allah Resulü de: Cibril, benim Mudar'dan bir adam olduğumu haber veriyor" buyurdu. (…)
Diğer bir rivayette Ebu Zi'b diyor ki; "Rasülüllah'a Kindiler'in bazıları senin Kindiler'den olduğunu söylüyorlar" dediler. Allah Rasülü şöyle buyurdular; "Anne¬mize zinayı, babamıza da hovardalığı/aldatmayı isnat etmekten Allah'a sığınırım, biz Nadr oğullarındanız. Kim başka söylerse o yalan söylemiştir. (îbn Sa'd, Tabakat, 1/23)
Şimdi, Yeni Asyacıların bir zaman iddia ettikleri gibi, siz de ileride “Üstadın Türklüğüne zemin hazırlama gibi bir niyet mi taşıyorsunuz yoksa”?
Nitekim Türk Cumhuriyetlerine giden arkadaşlara siz "Üstadın Kürtlüğünü ileri sürerek oralarda nurların aleyhinde propaganda yapanlar var. Siz üstadımızın Kürt olmadığını, bilakis Üstadımızın Türk olduğunu söyleyin" dediniz.
Bu ve benzeri ifadeler o kuşkumu arttırdı şahsen. Hâlbuki "Doğru hedefe yine doğru vesilelerle gidilir" diyorsunuz. Fakat bu düstur yukarıdaki beyanla ters düştüğü gibi, o insanlara giderken sadece milliyetçilik ve soydaşlıkla yaklaşmak; “şimdilik” kay¬dıyla belki oralarda hüsnü kabul görmemizi netice verebilir. Ama "Kurtuluş doğruluk¬tadır" gerçeğine ters olduğu gibi, daha sonra İslam’da yeri olmayan ırkçılıktan onları kurtarmamız nasıl mümkün olabilir ki? Doğrusu Âlem-i İslam adına ırkçılık kadar daha tehlikeli bir şey görmüyor ve inanmıyorum.
4) Pek çok vaazlarınızda -ki o vaazlardan, sizinle beraber ağlamadığım vaaz yoktur- Türkler için "soylu millet.. şanlı ecdadımız.. Murat Hüdavendigarın Torunları sizlere söy¬lüyorum.. Türk-İslâm.. Türk'ün yağız delikanlısı.. Oğuz boyu…" gibi ifadeler kullandıkça, hep saf İslâm anlayışıma ters gelmiştir.
Ancak o "teminat"ınızı sürekli olarak hatırladım ve bugüne kadar yüzlerce insan sizin bu durumunuzu tenkit ettikçe hep maslahat için olduğunu söyledim. Fakat bu ifadeler gazete sütunlarına geçince ve doğudaki mütevelliler M. Ali Şengül Hoca'ma cemaatin bu durumunu tenkit edince, M. Ali Hoca'm da meseleyi gündeme yazdırdı ve size soruldu. Siz de cevabınızda şöyle dediniz; "Sızıntı ve Zaman'daki o yazılar hangileriymiş, öyle bir şey varsa çıkaralım. Yoksa ilk önce onlar kafalarındaki o akrebi çıkarsınlar" dediniz.
Şimdi bu ifa¬delerinizi tahlil edecek olursak şu manalar çıkıyor:
a) "Öyle bir yazı varsa çıkaralım" cümlesi.. Bu cümlede muhali teklif ediyorsu-nuz. Yani; Türkçülük sayılan yazılar Sızıntı ve Zaman Gazetesi'nde yayınlandıktan son¬ra nasıl çıkarılabilir ki? Bunlar kitap değil ki müteakip baskılarda mahzurlu cümleleri çıkarılabilsin.
b) "Öyle bir şey yoksa ilk önce onlar kafalarındaki o akrebi çıkarsınlar" cüm¬lesi.. Bu cümle kimler için kullanılıyor? Kürdistan'da, İslam adına gönderdiğimiz Türk kardeşleri ile işbirliği yapmış, maddeten katkıda bulunuyor ve Zaman Gazetesi ile Sızıntı dergisine hem abone olmuşlar, hem de başkasını abone yapmaya çalışıyorlar. Abone yaptıktan sonra bir gün abone yaptığı dostlarına uğruyorlar. Onlar da Zaman ve Sızıntı'da ırkçılık yapıldığı gerekçesiyle tenkit ediyor ve aboneyi bırakı¬yorlar. Peki, abonelerimiz namaz kılmıyor mu? Allah'a inanmıyor mu? Hâsılı Müslüman değil mi? Öyle ise kafalarındaki akrep ne olabilir. Herhalde şöyle bir sı¬ralama yapabiliriz:
1. Ya bu insanlar saf Müslüman’dırlar. Onun için ırkçılık sayılan yazıları tenkit ediyorlar.
2. Ya Kürtçüdürler; onun için bu yazılara karşı çıkıyorlar.
3. Ya da dinsizdirler; onun için reddediyorlar.
Şimdi bunun tahliline geçelim:
Evvela; üçüncü şık olan “dinsizlik” mümkün değil. Çünkü dinsiz bir insanın Zaman veya Sızıntı'ya abone olması düşünülemez. Öyle ise diğer iki şık kaldı.
Birinci şık ki “saf dindardırlar”. Irkçılığı dinine ters gördükleri için tenkit ediyorlar. Öyle ise bu insanların kafalarında akrep olamaz. Böyle bir insanın, Allah Resulü’nün lanetlediği ırkçılı¬ğı tenkit etmesi, kafasının nurlu ve aydın olduğunu gösteriyor.
İkinci şık ki, “Kürtçüdürler, onun için karşı çıkıyorlar”.. Zannediyorum; sizin düşündüğü¬nüz şık da bu olsa gerek.
Şimdi bu “Kürtçülük” kelimesini tahlil edelim: Bir Kürt, "benim de dilim serbest olsun, okulum olsun ve Kürt toplumu diye bir toplum olsun" dese, dini ölçülerimize göre Kürtçü ((ırkçı) sayılır mı?
Benim İslam’dan anladığım kadarıyla "hayır". Çünkü ırkçılık, ırkını üstün tutmaktır vs. vs. Hâlbuki Kürdistan'da gazetemizi okuyan ve bizimle beraber olan hiçbir Kürtçü yok¬tur. Öyle ise "kafalarındaki akrebi çıkarsınlar" ifadeniz de dolayısıyla havada kalıyor. Çünkü dinimize göre kafadaki akrep; İslam'ın aleyhinde olan düşüncelerdir ve başka mil¬letlere İslam'ın verdiği hakkı gasbetmektir.
Ben, Zaman'ın ve dolayısıyla sizin politikanızdan şunu anlıyorum:
"Kürtler, dindar da olsa, ya Kürtlere hak dava etmekten vazgeçecek ve Türklüğü kabul edecek, o zaman yanımızda ve içimizde yeri vardır. Veya bir Kürt, ‘Kürtler de bir millet olsun’ derse o Kürt dindar da olsa onun kafasında akrep vardır ve bizim¬le olamaz. Öyle ise biz de ülkücüleri kaçırmamak için bu gayrı İslami prensibi ter¬cih ediyoruz. Kürtler hangi dağa çıkarlarsa çıksınlar, bizim için bir kıymet ifade etmez”.
Nitekim bu asimile etme planlarından bir numune olarak, zaman gazetesinin nüshasında çıkan bir yazınızda "Mutlaka G. Doğu'da bir kültür sefer¬berliği ilan edilmelidir. Maarif yuvaları, resmî olanıyla, özel olanıyla mutlaka en hızlı bir şekilde çoğaltılmalı ve ora insanına bir KÜLTÜR AŞILAMASI yapılmalıdır." di¬yorsunuz. Böyle bir teklif ise, hem ırkçılık sayılacak, hem de İslamî hizmeti şiar edinmiş, Amerika ve Avrupa’yı, hatta bütün dünyayı hizmet alanı ilan etmiş ve bilfiil buralara açılmış bir cemaat hakkında "acaba neden yalnız Kürtleri bu hizmet alanının dışına atıyor ve gözden çıkarıyor" gibi İslamî hamiyeti olan insanları çok ciddî olarak düşündüreceği gibi kafa karıştıran çok sualleri de akla getirecektir.
Şimdi ben size bir kararımı dile getirmek istiyorum:
Ben defalarca -belki bin defa veya her zaman, diyebilirim- Rabbime şöyle bir söz verdim: "Allah'ım benim yanındaki değerim ne olursa olsun ben her hal u karda, zaman ve mekân gözetmeden, dünyanın neresi olursa olsun, dinimin uygun gördüğü her hizmeti tereddütsüz ifa et¬meye söz veriyorum, sen beni bu kararımda sabit ve daim eyle".
Ben aynı karara bağlılığımı dopdolu hislerle size de bir hocam olarak ifade etmek istiyorum. Allah beni bu kararımda sabit ve daim eylesin, siz de dua buyurun.
İslami hizmet stratejisi adına ben, her şeyi sizden öğrendim. Beraber olduktan bir müddet sonra da Dünya çapında bir hiz¬mete de bu vesile ile katıldım. Onun için bu beraberliğimiz için medyun-u şükranım, Allah ebeden razı olsun.
Ancak bu yazıyı dile getirmek istediğim; kul hatasız olmaz. Benim de kendi kusurlarımla beraber âcizane bu hizmette gördüğüm birkaç kusurdan birisi de bu ılımlı, yani İslam’la barışık "milliyetçilik/ırkçılık" anlayışıdır. Onun için sizi meşgul ederek kıymetli vaktinizi aldım, hakkı¬nızı helal ediniz.
Türkiye'de yaşayan insanların çoğu neseben Türk olmadığı halde Türkçülükle ba¬rışık görünmek, hatta yer yer İlhan Murat, Yavuz Bülent Bakiler, Nevzat Yalçıntaş, Ahmet Selim, M. Kafkas gibi kimisi köşe yazarı, kimisi de arada bir yazan ve ka¬muoyunda kimisi ülkücülerin akıl hocası, kimisinin de sempatizanı olduğu bilinen bu insanların gazetemizde arz-ı endam etmeleri, Türkiye’deki hiçbir İslamî grubun ve şuurlu Müslüman’ın gözünden kaçmıyor.
Irkçılığın Âlem-i İslam’a bu kadar zararı olduğu halde hala ona vize vermek manası¬na gelen bu yazarların çeşitli yazıları, bu zararı daha da arttırıyor.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri millet partisinin kurulduğu dönemlerde çok ilginç bir beyanda bulunuyor "şimdiki terbiye-i İslamiye’nin zafiyetiyle ve terbiye-i medeniyenin galebesiyle ekseriyet kazanarak başa geçerse, ekseriyet teşkil etmeyen ve ancak “yüzde otuz hakiki Türk” olan ve yüzde yetmişi başka unsurlardan olanlar, hem hakiki Türkle¬rin, hem hakikat-i İslamiyye’nin aleyhine cephe almaya mecbur olacaklar. (Emirdağ-II/132. T. Hayat, A.Badıllı 3/1560) demek suretiyle, değil İslami bir hayatı her sahada yeşermeye çalışan bir cemaatin; bir partinin bile Türk milliyetçiliği adiyle açılması, Müslümanları birbirine düşüreceğini ve azınlıkta kalan Türkler için zararlı olacağını ta 1950'lerde ifade etmiş.
Evet, milliyetçilik her zaman zararlı olduğu gibi, atağa kalktığı bu son yıllarda daha da büyük tehlike arz ediyor.
Şimdi şu gelen alıntılara bir göz atalım:
“Osmanlı Devleti, İmparatorluk görünü¬münde olmasına rağmen aynı zamanda bir Türk devletiydi. Birleştirilmiş ifadesiyle Osmanlı devleti bir Müslüman Türk Devletiydi. A. Selim, Zaman gazetesi, ” Yani işimize geldiği gibi oynatıyoruz Osmanlı şahını... Eğer mevzu başka milletlerin Türklerle birlik içinde yaşama meselesi ise "Osmanlı" "İslâm Devleti" manasın¬da kullanılıyor. Yok, eğer mevzu, Türklerin meziyet ve cihangirliği ise o zaman "Osman¬lı" Türk manasında kullanılıyor. Hâlbuki padişahın dışında Osmanlı devletinin çeşitli kademelerinde vazife gören üst düzeydeki idarecilerin çoğu Türk değildi. Peki, neden bu devlet İslam değil de Türk oluyor? Zaten "Osmanlı" kelimesi "Türk" endeksli yapıl¬dığı tarihten itibaren, Osmanlı tebaaları içinde Türk olmayanlar da kimlik aramaya başladılar.
“…Türk milleti kadar tevazulu ve mahviyetli bir başka millet yoktur. Bu özellikler onun varlık yapısında saklıdır... Meğerse Rumenlinin en asil, en metin, en halis unsuru Türk’müş. Alâeddin Özdenören, Zaman ”
“En büyük iki yıkılmaz silahımız olan İslamiyet’i ve milliyetimizi Batının da, Doğunun da tahrikleri ile hâlâ özlenen manasında benimsemekte gecikiyoruz. İlhan Murat, Zaman, 11.01.1991”
“Şehit Mehmetçiğin cenaze merasimi.. Şehitleri toprağa verirken.. O şehit olup gerçek hayata kavuşmuştur... A. Selim, Zaman; ”.
Hâlbuki tarih boyunca Müslümanların gerçek kimliği "İslam milleti ve milliyeti" ol¬muştur. Üstat Hz.leri: "Çünkü müspet ve mukaddes "İslam milliyeti", ona -fikr-i unsuriyete- ihtiyaç bırakmıyor. S. Nursi, Mektubat, sh. 298, İst.”
Yukarıda misal olarak verdiğimiz ve İslâm milliyetine ters olan ve İslâm dininde
Irkçılık sayılan cümleler gibi Zaman Gazetesi'nden yüzlerce cümle vermek mümkün¬dür, ancak hepsini sıralamak yerine bir-iki cümlenin izahıyla iktifa ettik. Zaten hepsinin izahı için bir sürü makale yazmak gerekir zannediyorum.
Sonuç Olarak:
Özetleyecek olursam, hizmetteki stratejimizin bir düsturu da "herkesin kendi mille¬tine daha iyi hizmet götürebileceğidir". Bu düstur aynı zamanda Kur’an’da da "Wema erselna min resûlin illa bi-lisani qewmihi… Yani Biz hiçbir peygamber göndermedik ki kendi toplumunun dili ile mesaj/vahiy almış olmasın" ifadesiyle dikkat çekiyor. Zaten her bir düsturumuzun Kur'an ve Sahih Sünnette yeri olmasına çok dikkat etme zaruretini hep söyler dururuz.
Durum bu merkezde olunca, acaba neden Kürdistan'a tayin isteğimi reddettiniz, hem daha sonra neden Belçika tayinimi değiştirdiniz? Yoksa gerek Kürdistan'a, gerekse Belçika'ya Şükrü Hoca giderse oralarda Kürtlerle görüşür, konuşur ve böylece Kürtçülük yapmış olur diye mi göndermediniz?
Eğer sebep bu ise, ben bir şey daha arz edeyim:
Benim İslam’dan anladığım kadarıyla her milletin İttihad-ı İslâm (Birleşmiş İslâm Milletleri) gibi müminin "gaye-i hayat"ı olan bir toplum içinde kendi dilini konuşması, diliyle eğitim yapması ve başka yabancı bir dille eğitim yapmaya zorlanmaması kendi hakkıdır.
Eğer sırf hizmet adına Kürtlerle diyaloga geçmek ve onlara İslami hizmetleri sun¬mak, aynı zamanda doğru olan bir düstur ile hareket etmek tasvip edilmiyorsa; her şeyden önce bu durum, bizim her millet için kabul ettiğimiz düsturlara terstir; aynı zamanda İslam’a da aykırıdır. Dolayısıyla bir ülkücü gerçekten İslami ölçülere göre ırkçıdır. Çünkü hem kendi soyunun üstünlüğünü iddia ediyor, hem de içindeki başka milletleri ya inkâr ediyor, ya asimile…
Ama bir Kürt "Ben de kendi dilimle okuyup yazmak ve bir toplum olmak istiyo-rum" diyorsa, şimdi -muhterem hocam- size soruyorum: Bunu söylemek hangi İslamî prensibe göre ırkçılıktır, siz söyleyiniz? Hâlbuki bir Türk zaten bu haklara sahiptir. Peki, Türkçülük veya ülkücülük ile daha ne haklar isteniyor?
Öyle anlaşılıyor ki, sadece ve sadece Türkiye vatandaşı olup, fakat Türk olmayan insanlara karşı bir asimilasyon hareketinden başka bir şey değildir bu Milliyetçilik. Buna rağmen hiçbir sansüre tabi tutmadan cemaatin kapısını sonuna kadar ülkücülere açmak, hatta gazetede birer köşeye abone yapmak; sonra da Kürtler tarafından tenkit edilince hakaret yağdırmak, İslam adına tasvip edilemez.
Bu maruzattan sonra Allah rızası için ve hizmetimizin selameti adına size iki tekli¬fim var:
1- İslamî esaslara göre ırkçılığı yeniden ele alıp, bazı noktalar üzerinde ittifak et-mek.
Bu mevzu, hizmetimiz adına bence çok mühimdir. Şu anda hizmet olarak biz Âlem-i İslam’la içice değiliz. Ondan dolayı da her şeyimizi bilmiyorlar. Ama iç içe olup birbirimizi teferruatıyla tanıdığımız zaman hala aynı milli görüşü sürdürürsek hiç şüphe yok ki pek çok insan bizi ırkçılıkla itham edecektir. O da ittihad-ı İslam adına çok büyük bir manidir.
2- Doğru bildiğim ve sizin de takdir ettiğiniz bir metotla, Kürtlere hizmeti daha iyi takdim etmek için, bir an önce gelişen menfi ideolojilere karşı müspet bir mecra temin etmek ve hakiki İslam kardeşliğini perçinlemek için, gelecek nesillerin bizi hakikatsiz ve firasetsiz görmemek ve yâd-ı cemil ile yâd etmek için, Kürt milletinin Âlem-i İslam milletleri içinde ve beraberliğinde kalması için, yeniden bazılarının istismar etmelerine fırsat vermemek için, bu cemaatin menfi ırkçılıkla hareket ettiği imajını silmek için ve oraya gitmekle yeni pek çok kimselerin bizimle hareketlerini temin etmek için beni Kürdistan'a göndermenizde fayda mülahaza ediyorum ve en kısa zamanda emirlerinizi bekliyorum.
İslam’ın ve dolayısıyla hizmetimizin bana tahmil ettiği bu mesuliyeti duyarak, meseleyi arz ederken rahatsız etti isem, harkınızı helal etmenizi diliyorum. Hak bildiğimiz bir mevzuyu en büyüğümüze, fütursuz ve pervasız olarak haykırmanın zaruretini, yine sizin, Hz. Ömer'e karşı urba meselesinde hutbe irat ederken bir bedevinin Emir'ül-müminine karşı nasıl haykırdığını izah etmenizden anlıyoruz. Selam ve hürmetlerimle…
ŞÜKRÜ ASLAN
“Yazılışı: Aralık 1990 Konya; Hocaya teslim edilişi: 1991-Edirne”


